Makalelere Geri Dön
Makale

KALEM DERGİSİ 1. Sayı Ocak 1988 "BİLİM" HANGİ DÜNYANIN İLMİDİR?

14.06.2026 Furkan Lütfi Altınsu
Makaleyi İndir

"Bilim" hangi dünyanın ilmidir?

ELLEZÎ ALLEMÊ BİL KALEM- ALLEMEL İNSANE MA LEM YA'LEM (1)



Bilim ilmi değildir.

      Günümüz dünyasında merkezi bir konuma getirilen bilime epistemolojik ve bilim felsefesi bağlamında bir yer biçmek insanların sahip oldukları dünya görüşleri ile yakından ilgilidir. Tabii ki belli bir dünya görüşüne sahip olan Müslümanlar için de durum aynıdır.

      Hayatımızı kuşatan meselelerle ilgili bilgilerimizi nereden ediniyoruz sorusuna vereceğimiz cevap özünde bizim Müslüman olup olmamamızı belirler. Bu anlamda Müslümanlar için geçerli tek bilgilenme yolu vahye dayalı olandır. Kur'an 'ilm' dediği vahyi bilgileri bu konuda tek doğru bilgi olarak kabul eder. Bunun dışındaki bilgileri insan hevasının yarattığı temeli olmayan kanaatler (zan) olarak niteler. (2)

      Bu noktada vahiy bize ne tür bilgiler verir? 'ilm' bize ne öğretir? Bu sorulara verilecek cevaplar dinin sahasını öğrenmemizi de sağlar. Gerek Kur'an'da 'ilm' kelimesinin kullanılışlarına gerekse bir bütün olarak Kur'an'a baktığımızda din bize hayatımızın anlamını, varoluşumuzun amacını ve bu amaca giden yolu (sıratı müstakim), bu bağlamda bizim için neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü olduğunu, nasıl bir insan olmamız gerektiğini ve gireceğimiz ilişkileri (Rabbimizle, kendimizle, birbirimizle ve eşya ile) nasıl düzenleyeceğimizi öğretir. İşte bu hususta Allah'tan başka Rabb edinilemez. Bu bilgilere vahiy olmadan, ulaşılamaz, üretilemez, üretilenler temelsiz kanaatlerin (zan) dışında bir şey değildir. Bu bilgiler ancak bize Resuller aracılığı ile gaybdan gelen bilgilerdir. Gayb'a iman da budur zaten. Yazının başına koyduğumuz ayetlerde geçen bilmediğimizi Allah'ın öğretmesi ve bunu kalemle yapması böyle anlaşılmalıdır. (3) İşte dinin bize öğrettiği bilgiler bu tür hayati bilgilerdir. Ve 'ilm' meselesi tarih boyunca Tevhid şirk mücadelesinin özünü oluşturur. Tüm peygamberler insanları belli bir hayat görüşü öneren vahye davet ederler. Vahye inanlar mümin, inkâr edip insan merkezli -içinde ilahi nosyonlar bulunsa da- dünya görüşünü benimseyenler müşrik olmuşlardır. Ve bu Kur'an açısından insanlık tarihi boyunca böyledir.

      Bu bilgileri verirken Kur'an göklerden yıldızlardan arzdan, bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan ve toplumlardan örnekler vererek bizi Allah'ın kudretine, yaratıcılığına, yarattıkları üzerinde egemen ve her şeyin yegâne bileni oluşuna dikkat çekerek düşündürür, ibret almaya çağırır. Bu bizim davranışlarımızda bir dinamik oluşturur. Bu vahyi bilgilere iman etmek bize salih amel sürecinde Kur’an’î bir feraset, fıkh, hikmet düşünüş ve davranış biçimi kazandırır. Artık Allah'ın bize tarlayı nasıl ekip biçmemiz gerektiğini, hastalanan bir uzvu nasıl iyileştireceğimizi, yıldızlarla ilgili bilgileri, demiri nasıl işleyeceğimizi, hesabı öğretmesine ve Vahyin de buna kaynaklık etmesine gerek yoktur.

      Biz, Allah'ın emrimize verdiği nimetlerin bilgisini, birer kul, birer halife olarak ihtiyaçlarımız ve yararlarımız için Allah'ın bize verdiği imkân ölçüsünde, yani beşerî kapasitemiz ölçüsünde ediniriz. İşte Allah'ın bizi özgür bıraktığı bu bilgilenme yolu, her ne kadar ilim kelimesi kapsamında ise de biz onu vahyi bilgiden ayırabilmek için, tecrübi, bilimsel bilgilenme yolu şeklinde ifade edebiliriz. Bu noktada Müslümanlar tümevarımı da tümdengelimi de aklı da sezgiyi de kullanabilirler. Bizim bilimimizin dinden bağımsız olduğunu söylemek istemiyoruz. Hiçbir eylemi Allah'tan bağımsız düşünmeyen bir Müslüman edindiği bilgileri de Allah'tan bağımsız düşünemez. (4)

Buraya kadar Müslümanlar için ilim (vahyi bilgi) konusunda herhangi bir seçeneklerinin olmadığını, fakat bilimde kendi paradigmaları içinde (sosyo-kültürel ortam) özgür olduklarını anlatmaya çalıştık.

Bilim meselesinde Müslümanların bilimlerini kendi paradigmaları içinde geliştirmeleri gerektiğini vurgularken amacımız tutuculuk yapmak değil, yalnızca her tecrübi, bilimsel bilginin kaçınılmaz olarak belli bir sosyo-kültürel felsefi bir iklimin, bir dünya görüşünün ürünü olduğundan dolayıdır.


Aydınlanmaya kadar bilimin sosyo-kültürel temelleri

Bugün dünyanın hâkimi ideolojisi haline gelen batı biliminin ne olup olmadığını anlamak için, üzerinde yükseldiği felsefi, ideolojik temellerin -ki bu aydınlanma felsefesi diye adlandırılır- nasıl bir sosyo-kültürel harita içinde geliştiğini bilmek gerekir.

      Tahrif olmuş yapısıyla orta çağ Avrupa'sına egemen olan Hristiyanlık, İslam dünyasından yapılan çevirilerin de katkısıyla antik yunan felsefesiyle bir senteze ulaşıyor.

●         Bu konuda Thomas Aquinas'ın skolastik düşüncesini hatırlamak yeterli bir örnek teşkil eder. Sanat ve edebiyattaki Grek ve Hellenistik mirasa dönüşe damgasını vuran Rönesans, batılıyı iyiden iyiye bu akli mirasa yakınlaştırır. Rönesans dönemi Avrupası yeni topluluklara açılırken uluslararası ticaretin gelişmesi ve bunun sonucunda serbest müteşebbislerin doğması feodalizmin çözülmesine neden olur. Protestan reformunun akli yönü Kapitalizm için elverişli bir ortam hazırlamıştır. Hangilerinin hangilerini doğurduğunu başka çalışmalara bırakalım ama bilime temel olan aydınlanma felsefesi, Avrupa'da gelişen Rönesans, Reform, sanayileşme, Kapitalistleşme şehirleşme gittikçe akılcılaşma, lâikleşme, bireycileşme olgularının -ki bunların tümü batının modernleşme örgüsünün ana renkleridir- oluşturduğu bir sosyo-kültürel haritada doğup gelişmiştir. Böyle bir geçiş döneminde felsefede (sonraları gelişen bilimin ilk kıvılcımı olan felsefe) olayın gelişim süreci nasıl olmuştur. Yukarıda değindiğimiz gibi Yunan kültürüyle tanışan İslam dünyasında da bunun örneklerini gören Hristiyanlar dinlerini aklileştirme çabasına girmişlerdir. Bu dönemin ürünü olan Descartes, Bacon gibi filozoflarda insan ve doğaya bakışın ontolojik bağlamda değiştiğini, tahrif edilmiş bir naklin aklileştirilmesi sürecinde yerini giderek akılcılığa bıraktığını görüyoruz. İnsan doğru bilgi edinmenin yöntemini kavradıkça (!) sahası genişliyor ve bununla ters orantılı olarak Tanrı'nın sahası daralıyordu. O bilgisi sonsuz bir yaratıcı da olsa, insan-evren hakkındaki bilgilerini "aklıyla" edinecekti. Gerçi Descartes vahyi bilgileri doğru bilgiler olarak görür ve teslim anlamının ancak ondan öğrenilebileceğini söylerse de onun tümdengelimci felsefesi metafiziksel öğeleri de hep evrenin akılla anlaşılması noktasına indirgemektedir. (6)

●                Evren akılla, matematikle öğrenilecektir. Çünkü Tanrı evrenin dilini matematiksel

yapmıştır. Descartes'ın düalist (madde-ruh ayırımcılığı) akılcı felsefesi, Bacon'un tümevarımcı- deneyimci felsefesi ne kadar orta çağın ürünü olurlarsa olsun bu filozofları modern çağın ilkleri kılıyorlardı. Doğa akli idi ve akılla anlaşılacaktı. Edinilen bu bilgiler insanı doğa üzerinde özgür ve egemen kılacaktı. Artık doğanın efendisi insan olacaktı. Bu sayede insan zenginleşip mutluluğa erişecekti. Ve bilim ilerledikçe, bunlarda aynı oranda artacaktı. Modern bilim, ontolojik karakterini rönesans sonrasında (16.yy.) geliştirilen, insan ve evren anlayışından esinlenerek kurmuştur dersek herhalde yanılmış olmayız.

      Ama asıl modern bilime ilham veren sembolleştirilmiş yıldızlar, bunların bilimsel ürünleri ve başlarına gelen hazin olaylar 17.yy.'dadır. Copernik, Kepler, Brahe, Bruno ve en önemlileri Galileo ile Newton. Copernik, kilisenin dört elle sarıldığı, arzı merkeze alan Batlamyus sistemi yerine, yıldızların dönüşünü de anlatan güneşi merkeze alan sistemini geliştirdiğinde, kilisenin tepkisini fazlaca çekmez. Buna karşılık, Galileo, Copernik sisteminin, hakikatin kendisi olduğunda diretince; "ama ne yapayım, dünya dönüyor" diyerek kiliseyi karşısına aldığında, engizisyonla cezalandırılır. Evrenin sonsuz olduğunu söyleyen, Bruno, bunun bedelini yakılarak öder. Ve Allah, Newton'u yaratır! Newton, Tanrı'yı işreti bir yere oturtarak, kendi kendine işleyen mekanik evren sistemi anlayışını, bilimsel bir teori olarak sunar. Bu anlayışta Allah bütün azametiyle yalnızca bu sistemin bir yaratıcısıdır. TV. reklamlarındaki, otomatik çamaşır makinesine çamaşırları yerleştirip, düğmeye basan ve diğer işleriyle uğraşan ev kadını gibi... "Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler." (7)


Aydınlanma: yeni bir ideoloji ve itikadi esasları

      Aydınlanma öncesi denilen bu dönemde, artık tahrif edilmiş dogmatik Hristiyanlık düşüncesi, yerini giderek başka bir alternatife bırakmak durumundaydı. Doğrusu feodal beylerinin sırtını dayadığı, yerleşik geleneksel kurumların arkasındaki dogmatik Hristiyan teokrasisi, mensuplarını daha ne kadar baskı altında tutabilir ne kadar akıl nimetinden, tiranların ve kilisenin zaten mahrum bıraktığı dünyevi nimetlerden el etek çektirebilirdi. Batılı insanın yeni bir kurtarıcıya ihtiyacı vardı. Batılı ifrattan kaçarken, kendisine hidayeti verebilecek, böylelikle onu insan olarak gerçek makamına oturtacak sahih din olan İslam'ı değil de bir tefriti seçti. Feyerabend, o dönem için, bilimin işlevini şöyle ifade eder: "Fren ve denge sistemi olmaksızın hüküm süren bir doğru! (ünlemi ben koydum- L.A.) alaşağı edilmesi için bize yardımı dokunabilecek herhangi bir yalan da başımızın tacıdır. Buradan kalkarak, 17. ve 18. yy.'larda bilim, gerçekten bir kurtuluş ve aydınlanma aracı idi diyebiliriz. Ama buradan kalkarak, bilimin mutlaka böyle bir araç olarak kalacağını söyleyemeyiz." (8)

      Modern bilimin felsefi, ideolojik temellerinin atıldığı 18. yy. Aydınlanma Çağı, bilimsel açıdan

17.yy.'a oranla pek parlak bir dönem yaşamamış, daha çok bundan önceki yy.'larda ortaya atılan yoğun görüşlerin pekiştirildiği, sindirildiği bir dönem olmuştur. Daha önceki birikimden kullanabilecekleri görüşleri kullanan, bu dönem felsefesi yalnız beşerî sahada değil, hayatın bütününe yönelik tüm alanlarda naklin karşıtı anlamında akli olanın ikame edildiği bir felsefedir. Aydınlanma ismi de geleneksel, dini olan her şeyin karanlığından kurtulup, akli olanın aydınlığına çıkma karşılığı olarak alınmıştır.

      Yazının başlarında yer alan bu sahada Allah'tan başka Rabb edinilmez dediğimiz, tarih boyunca, Tevhid-şirk mücadelesini oluşturan meselede batı, İslam alternatifini düşünmeden akılcılığı (Rasyonalizmi) seçti Kur'an'ın sunduğu tarih anlayışında, nasıl peygamberler vahyi olanı öneriyor, belli bir müddet sonra, yani bu dinin dejenerasyon süreci sonrası, insan Allah'tan başka Rabler ediniyorsa 18. yy. Avrupalısı da yeni rabler ediniyordu.

      Batılı insan Allah'ın düşünüp öğüt alsın afaki ve enfüsi ayetlerini anlasın diye insana bahşettiği akıl nimetini putlaştıracaktı ("rab “aştıracaktı).

      Öncülüğünü Fransa'da, Voltaire, Condorcet, Diderot, De Lambert, İngiltere'de, Locke, Hume ve Berkeley'in yaptığı aydınlanma felsefesi, özünde ilerlemeye olan inançları ve her türlü dini anlayışa tepkileriyle, yeni bir dünya görüşü, Kur'an'ı anlamda din, oluşturma çabasındaydılar.

Her ne kadar Descartes yöntemli kuşkucu düşünceyi (akılcılık) geliştirirken, Kutsal Kitap'a saygı duysa da egemen düzeni benimsemektedir. Bu dönem filozofları O'ndan yalnızca akılcılığı almıştır.

Akıl, kurulacak yeni dünya görüşünün eksenini oluşturan ve tarih boyunca ilahi olanın karşısında var olagelen beşericilik (hümanizm) için, Bacon'dan alınacak deneycilikle birlikte tek bilgi kaynağıdır. Akıl, nesnelliği ve evrenselliği ile yegâne bilgi üreticisi olmaya layıktı. Bu bilgi üretimini gözlem ve deneyle yapacaktı. İşte bu bilim için, Galileo, bir dinamik oluştururken bu yolla edinilen bilgi türünün en mümtaz örneği Newton'du.

      Aralarında Newton sisteminde olduğu için Tanrı'ya inananlar varsa da (Voltaire gibi), bu dünya görüşü Descartes'ın madde-ruh ayırımından giderek, ruh'u (maddi olmayan her şeyi) dışlamaya, maddi olanın üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Maddi olmayan şeyler varsa da o bilimin konusu olamazdı. Bu anlayışı sonraları Fransız devriminin fikir babalarından Rousseau gibilerle birlikte toplumsal hayatta laikliğe dönüşecekti. Doğada belli yasalar vardı. Bu doğa yasaları bilim vasıtasıyla keşfedilecek doğa insanlığın emrine amade kılınacak ve bu yolla ilerlenecekti.

      İlerleyen teknolojiyle doğa daha çok sömürülebilir hale getirilecekti. Doğada var olan her şey ilerliyor, evrim geçiriyordu. Bu, daha sonraları ortaya çıkacak olan evrim teorilerinin fikri zeminini oluşturacaktı. Bu anlayış, kendilerini ilerleyen son gören, subjektif (öznel) bakışın (ethnocentrism) bir ürünü kuşkusuz. Böylesine bir ilerleme fikri, determinist bir anlayışla daha sonra, Moore, Marx gibi tüm ütopya felsefelerinin temellerini de oluşturacaktır. Bu çalışmada bilimi tarihsel süreç içinde ele alışımız bilimin ilerlediği inancından dolayı değil, yalnızca bilimin felsefi, ideolojik, inançsal temellerini nereden aldığını gösterme kolaylığından dolayıdır. Oysa ilerlemeci bakışa göre, sebepler sonuçları, determinist (belirlemeci) bir şekilde belirleyecek ve ilerlenecektir. Tüm bunlar bireyin mutluluğu adına yapılacaktır. Özetle, bilim nesnel akıl ve gözlemle doğadaki yasaları keşfedip, teknoloji sayesinde kendi amaçları doğrultusunda doğayı dönüştürüp ilerlemeyi sağlayacaktır. Artık ne ilahi bilgilere ne ilahi amaçlara ve ne de ilahi bir düzene ihtiyaç vardır. Çünkü bunlar, değer yüklüdür. Aydınlanma felsefesinde ideolojileştirilen bilimin, bu temellerinin, hepsinin değer yüklü varsayımlar olduğunu yani bilişsel değil inançsal olduğunu bilmemi söylemeye gerek var mı? Örneğin doğanın ve toplumun kesin yasaları olduğu anlayışı ve hatta ilerleme fikri bile birer inanç olayıdır.


Pozitivizm: insanlık dini

      Bugünkü batı biliminin felsefi ideolojik temelleri 18. yy.'da olgunlaştı. 19. yy.'a gelindiğinde, sanayi devrimi, kapitalistleşme, Fransız Devrimi ve bunların getirdikleriyle batı modern rengine ulaşmıştı. İşte bu dönemde, modern bilimin batıdan çıkıp, dünyaya yayılması belli bir anlayış biçimi haline gelmesi Auguste Comte'un, pozitivizmine çok şey borçludur. Sosyal olgu ve olaylarda, doğa bilimlerinin yöntemiyle bilimsel olarak açıklanabileceği düşüncesiyle Comte, matematik, astronomi, fizik, kimya ve biyolojiyi bir disiplin olarak sosyolojiyi de katar. Bu pozitif bilimleri belli bir çatı altında birleştiren Comte, artık pozitivist felsefesini de kuracaktır. İnsanlığın son evresi (!) olan pozitivizm temelini bulmuştur. Comte'a göre ilk evre dini olandır; insan bilgisinin hayallere, kuruntulara dayandığı bir evre. Geçişi sağlayan evre ise metafizik evredir. İşte modern dünyanın, dine ve bilime bakışı böyle şekilleniyor. Dinsel ve metafiziksel olan yadsınıyor, bilimsel olan baş tacı ediliyordu. Çünkü ona göre, doğru bilgilere ancak gözlemlenebilir olguların incelenmesiyle ulaşılabilirdi. Olguculuk anlamına gelen pozitivizm ismini de buradan alıyordu. Gözlemlenemeyen, bu yolla erişilemeyen, doğruluğu ölçülemeyen şeyler inkâr edilmeliydi. Ve insanlık bunlardan kurtarılmalıydı. Peki hayatımıza ne yön verecekti? İyiyi kötüden nasıl ayırdedecektik? Yani dinin işlevi ne olacaktı? Comte, bilimsel ve evrensel olan (!) bir din öneriyordu: - İnsanlık dini! Hayatını pozitif felsefenin hakimiyetine adayan Comte, Sadrazam Mustafa Reşit Paşa'ya 1853 yılında gönderdiği mektupta şunları yazıyordu: "...Bu büyük gayeye Allah'ın yerine insanlığı geçirerek daha iyi ulaşılacağını yakından göreceklerdir." (9)

 

Günümüzde bilim imajı

      Mill, Spencer gibi o dönem filozoflarınca da desteklenen pozitivizm, daha sonraları bu felsefeyi benimsemeyenlerce de -bilime bakışla ilgili- bir zihniyet olarak yer bulur. Ama sonraları Comte ne hazindir ki görüşleri bilimsel değil ideolojik düzeyde diye eleştirilir. 20.yy. da gelişen bilim felsefesi içerisinde iyice hırpalanacak olan Pozitivizm Viyana Çevresi filozoflarınca Comte'un pozitivizminden daha inceltilmiş (bilimselleştirilmiş) olarak Neo-Pozitivizm ya da mantıksal deneycilik adıyla reforme edilir. Bu çevreye göre भी yalnızca fizik dünya bilimin konusu olabilir. Bunun dışında olanlar anlamsızdır. Bugün Doğu ve Batı üniversitelerinde ve diğer kurumlarda yapılan tüm bilimsel etkinlikler bu yaklaşımın ürünüdür. Liselerde verilen eğitim bu anlayışın takipçisidir. Gerçekliğin (olgu) ancak deney ve gözlem yolu ile mantığımızı kullanarak kavranılabileceğini öne süren Neo-Pozitivistlere göre belli varsayımlardan sonra önermelerimizi gözlemleyip sınayabiliyorsak (hipotez) ve doğrulayabiliyorsak buradan tümevarımla genellemeler yapabiliyorsak bilim yapmış oluyoruz. Bu yolla edindiğimiz bilgilerin nesnelliği ve evrenselliği su götürmez doğru bilgilerdir. (!)

      Bir kez nesnellik ve evrenselliğe ulaşıldı mı artık bunun dünya çapında yaygınlık bulması, kültürler üstü, dinler üstü, çağlar üstü olması ne kadar kolaydır. Bu anlayışta bilimsel ön eki her şeye can verir kutsiyet kazandırır. Artık geçerlilik kazanmak isteyen her şey bu ön eki almak zorunda hisseder kendisini. Örneğin; Yoga bilimsel transandantal meditasyona dönüşünce yaygınlık kazanır ve kabul görür. Marksizm bilimseldir, haramlar helaller, dini izahlar bilimseldir. Bilim inançlarımızı kuvvetlendirir ya da zayıflatır. Bundan dolayı nasslarımızın daha o günden bugünün bilimsel gerçeklerini (!) müjdelemesi gerekir. Oysa bu söylem bilimsel olanın ne olup olmadığını karıştıran zihinsel karmaşanın bir yansımasıdır. Halbuki inanılan şeylerin teorik bir gramerle ifadesi, bilimsel şeylerin dini bir gramerle ifadesi bir illüzyondur. Bu çerçevede uyanık olmazsak din ile bilimi birbirine karıştırmaktan kurtulamayız. (10)

Bugün modern dünyada belli bir konuma sahip olan bilim kendine uygun olarak oluşturduğu disiplinleri ile neye hizmet etmektedir? Bir sosyoloğun otomobil fabrikalarındaki işinin yeni tüketim pazarları açmak olduğu, psikoloğun insanı tanıyıp onun sorunlarıyla ilgilenmekten öte işçilerin üretimin artırılmasında nasıl motive edileceğini araştırdığı, Antropolojinin ortaya çıkışının sömürü ile olan ilişkisi biliniyor mu? Ya batı üniversitelerindeki Orta Doğu araştırma merkezlerinin ne işe yaradığı? Ekonomistler ne tür bilgi üretiyorlar acaba? Artık bilim deyince aklımıza Madam Cury'ler, Pastör'ler değil, NASA’da çalışan teknoloji üreten, tipler geliyor. Yani bilim kiliselerini de kurmuş. Kitleler öylesine edilgendir ki seyrettiği bilim-kurgu filmlerin de etkisiyle bilimin bir gün insanı bile yaratacağına iman etmektedir. Tüm bunların oluşmasında bilimin pratik faydasının (!) da (teknoloji) etkisi vardır kuşkusuz.

      Bilimin kitlelerin zihninde daha çok kitle iletişim araçları ile oluşturulan bu imajı süredursun bu arada yine batıda bilim çevrelerinde çatlak sesler yükselmeye başlar. Çoğu halen yaşayan Popper, Kuhn, Feyerabend gibi bilim filozofları bilimi yargılamaya başlarlar. Popper doğrulamaya, tümevarıma ve daha da önemlisi determinizm bağlamında öndeyiye karşı çıkarken, Kuhn geliştirdiği paradigma kavramı ile teorilerin gerçekliğin -bırakın aynısı- tasviri bile olamayacağını, ancak bir karşılaştırma modeli olduğunu söyler. Teoriler ne doğrulanmalı ne de yanlışlanmalı, ancak gerçeklikle karşılaştırmada uygun olduğu sürece işe yararlar. Yine aynı kavram ile Kuhn her teorinin belli bir sosyo-kültürel ortamın ürünü olduğunu söyler. Bilim birikimsel değildir. Ya Feyerabend, bugün batının en ileri düzeydeki uygarlık olduğu düşüncesini şiddetle eleştirmesine rağmen bilimin dokunulmazlığını sorgulamadığı için Strauss gibilerine kızar. Bir ideoloji ve din haline getirilen bilimin bu makamdan indirilmesi gerektiğini vurgular.

 


Özetle

      Bu türden eleştiriler bilimin içinden çıkarılarak yapılırken, Müslümanlar bunu dinden hareketle yapmak durumundadırlar.

      Bilim insanların ihtiyaçları ve yararları için bir bilgilenme yolundan başka bir şey değilken, Batı'da mitleştirilmiş haliyle bugün dinin de tüm işlevini yerine getirebileceği savındadır. Belli bir dünya görüşüne sahip olan Müslümanlar batı biliminin bu yapısını görerek onu layık olduğu yere oturtup, Kur'an'ı bilimle karıştırmamalıdırlar.

Furkan Lütfi ALTINSU

---

 

Dipnotlar / Kaynakça


1. O ki kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti. (96/4-5)

2. Bu sayıda yayınlanan M. Ersin’in İlmin Kaynağı Üzerine başlıklı çalışmasına bkz.

3. Burada kalem vahyin bize ulaşmasında araç olan bir şeydir.

4. Bkz. Hayatım ölümüm ve nüsüküm Alemlerin rabbi Allah içindir. (6/162)

5. (Metin içinde 5 numaralı dipnot işareti bulunmuyor)

6. Bkz. Felsefenin İlkeleri, Rene DESCARTES Say Yay. 1983 İstanbul.

7. Bkz. (6/91, 22/74, 39/67)

8. Toplum Bilime Karşı Nasıl Korunmalı, Paul FEYERABEND Gergedan Dergisi 2. Sayı

9. Pozitivizmin Türkiye'ye Girişi - Murtaza KORLAELÇİ (Shf. 126-133) İnsan Yay. 1986, İst.

10. Bkz. İfadelerin Gramatik Ayrımı, Şakir KOCABAŞ, Ekin Yay. 1984, İstanbul.