Kalem 1.Sayı Ocak 88-ANLAMASINI VE ANLATMASINI BİLİYOR MUYUZ.
Anlamasını ve Anlatmasını biliyor muyuz.
Yazı, insan hayatında çok önemli bir yer işgal etmiş ve günümüze kadar insanlar arasında birbirlerini anlamak, anlaşılmak, haber vermek ve mesaj ulaştırmak amacıyla kullanıla gelmiştir.
Toplumun para ve eşyaya düşkünlüğünün artmasıyla birlikte, insanî değerlerine karşı vurdumduymazlığı da artmaktadır. İnsanın bir özelliği de konuşabilmesidir. Fakat durup dururken de konuşulmaz tabi. Bir sorunumuz vardır elbette. Bunu da konuşarak veya yazarak anlatabiliriz. İşte problem burada başlıyor. Gerçekten, anlatmak istediklerimizi doğru anlatabiliyor muyuz? Veya bizim doğru olarak anlattığımızı, karşımızdaki kişi aynı şekilde doğru olarak anlıyor mu? Bunun tersini de düşünebiliriz. Karşımızdaki kişinin anlattığını -sözlü veya yazılı olarak- kastettiği anlamda ve doğru olarak anlıyor muyuz? Şöyle bir düşünelim; söylediklerimiz ve yazdıklarımız boşlukta kalıyor ve insanlar tarafından anlaşılmıyorsa, yaptıklarımızın bir anlamı kalır mı? Tabii ki, burada "Madem anlaşılmıyor, konuşmanın ve yazmanın ne anlamı var." demek istemiyorum. Duyuran ve duyurulan kişi arasındaki iletişimi sağlayan dilin ve bazı özelliklerinin iyi bilinmesini ve amacına uygun kullanılmasını savunuyorum. Bir top mermisini düşünün. Her şey tamamlandı ve top ateşlendi. Atış mükemmel olmasına ve hedefe tam isabet etmesine rağmen, hedefe çarpan mermi büyük bir şanssızlık eseri patlamadı. Böyle bir durumda harcanan bütün emekler boşa gitmez mi? Sözcükler de bunun gibidir ve böyle düşünülmelidir. Amacına ulaşmadığı taktirde boşa gitmiş sayılmalıdır. Bu nedenle, taraflar arasında mutlaka bir birlik sağlanmalı, sözcükler yerli yerine oturmalıdır. O halde, birinin "kapı" dediği zaman, diğerinin bunu "pencere" diye anlaması veya ısrarla "her ne kadar bu arkadaşın ağzından 'kapı' sözcüğü duyuluyorsa da aslında 'pencere' demek istedi." gibi inatçı tavırların takınılması ve yanlış tanımlamalara gidilmesi küçük dahi olsa bu takım çalışmalarla engellenmelidir.
Sözcüklerin günlük yaşamımızdaki anlamlarının sözlük anlamlarından çok farklı olması doğaldır. Hatta bu sözcüklerin kullanım alanları ve ortamları değiştikçe anlamları da değişecektir. Bizim açımızdan geçerli olan ise bulunduğumuz ortamda ve zamanda o sözcük ile neyi kastettiğimizdir. Sözcükler çağlar boyunca değişikliklere uğramış ve bulunduğu dönemin olaylarına göre yeni anlamlar yüklenmişlerdir. Bugün kullanmış olduğumuz ve çok önemli kabul ettiğimiz herhangi bir kavram acaba hangi evrelerden geçmiştir. Örneğin; A kavramı günümüzde belli bir anlam taşımakta, yüz yıl öncesine gittiğimizde daha başka bir anlam taşımakta, beş yüz veya bin yıl öncesine gittiğimizde ise daha da farklı bir anlamı yüklenmektedir. Klasik bir eseri elimize alıp okusak, burada karşımıza çıkan A kavramlarını hangi anlamda anlayacağız acaba. Bu eser, yazıldığı dönemde A (Ab)'yi ifade ediyorsa ve biz A'dan (Ac)'yi anlıyorsak kastedilen anlamı yanlış anlıyor sayılmaz mıyız? Toplumdaki düşünce kargaşasının, anlaşamamazlığın ve istismarcılığın asıl nedeni burada yatmaktadır. Sözcükler kendi üzerlerinde bazı anlamları taşımalarına rağmen, bu anlamların toplumun çoğunluğu tarafından kullanılmaması veya yalnızca bir anlamıyla günlük dilde yerleşmiş olması ve kullanılır olması, ikinci-üçüncü anlamlarının olmadığını göstermeyeceği gibi, bu anlamlarda kullanıldığı zaman kullanan kişinin sözcüğü bilmediği şeklinde de yorumlanmamalıdır. Konuşan kişi, karşısındaki kişiyi doğru olarak taratmalı ve söylediklerinin amaçladığı etkiyi yapıp yapmayacağını -yapıp yapmadığını da tesbit etmelidir. Aradaki etkileşimin sağlanabilmesi açısından ise muhataba, neyi anlaması istediği konusunda zamanında uyarılmalı ve anlaması için gerekli ortam temin edilmelidir. Aksi taktirde söylediklerimizin karşılığı olarak, umduğumuzun çok dışında bir tepkiyle karşılaşabiliriz.
Hüseyin AVNİ