Makalelere Geri Dön
Makale

Kalem 3. Sayı Mart 88-ANLAMADAN KUR'AN OKUMAK

04.09.2026 Ramazan Yelken
Makaleyi Görüntüle

mart / 88 - kalem / 13

ANLAMADAN KUR'AN OKUMAK

Ramazan Yelken



Keçiören’den ...’nun suali:

(Bazı kimseler, Kur’an’ı anlamadan okumanın hiç faydasının olmayacağını söylüyorlar. Arapça bilmeyen kimseler Kur’ân okumayacak mı?)

CEVAP

Kur’ân-ı Kerîm’i anlamadan okumak da çok sevabadır. Arapçayı bilen de Kur’ân-ı Kerîm’i tam anlayamaz. (Şir’a) şerhindeki hadîs-i şerifte (Kur’ân-ı Kerîm’i irabına uyarak okuyunca, her harfine yirmi sevap, irabına uymazsa, on sevap verilir.) buyuruldu. İ’râblı okumak, tecvit ilmine uygun okumak demektir. Görüldüğü gibi tecvîdsiz okumak bile sevâbdır.

Hatta Kur’ân-ı Kerîm’i hiç okumadan Hayr ve bereket için evde, saklamanın da sevap olduğu (Hindiyye) de yazılıdır.

Onun için her Müslümanın evinde, okunmasa da Kur’ân-ı Kerîm bulunmalıdır. Hadîs-i şerifte (Yeryüzünde Allah’ın en çok sevdiği yer, mescitlerden sonra Kur’ân-ı Kerîm’in bulunduğu yerlerdir.) buyuruldu (Şir’a) şerhi.

Kur’ân “okumak” anlamına gelen bir kelimedir. Kur’ân’ın bir adı da Furkan’dır. Furkan; hakkı batıldan yani doğruyu yanlıştan ayırma ölçüsü demektir (25/1). Yine Kur’ân insanlara bir yol gösterme (Hüda), bir açıklama (Beyan) ve öğüttür.

“Bu, içinde hiç şüphe olmayan ve muttakilere (korunanlar, sakınanlar) hidayet eden (yol gösteren) kitaptır.” (2/2)

“Bu, (Kur’ân) insanlara bir beyan (açıklama), muttakilere bir hidayet (yol gösteren) ve bir öğüttür (3/138)

Kur’ân insanları uyarmak ve müjdelemek için imam (önder) ve rahmet olarak indirilmiştir: “Ondan önce de İmam ve Rahmet olarak Musa’nın kitabı var. Bu da Arap diliyle doğrulayan bir kitaptır. Zulmedenleri uyarmak içindir. Muhsinleri de müjdelemek içindir.” (46/12) Kısaca Kur’ân; insanlara yol göstersin diye, yol göstericiden, doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler, açıklamalar, deliller olarak indirilmiştir. (2/185)

Yol gösterme; doğruyu yanlıştan ayırma, uyarma ve müjdeleme gibi amaçlarla gönderilen bir kitabın bu fonksiyonunu yerine getirebilmesi, elbette onun “anlaşılması” ile mümkün olacaktır. Yani anlaşılamayan bir kitabın bu fonksiyonları yerine getirmesi beklenemez. Ve anlaşılamayan bir kitabın sahibinin de bizden kulluk etmemizi beklemesi anlamsız olacaktır.

Bütün bunlara rağmen toplumumuzda eskiye dayanan ve bugün de bütün olumsuzluklarıyla artarak devam eden yanlış bir Kur’ân anlayışı vardır. Yazımızın baş tarafına koyduğumuz alıntı bu yanlış Kur’ân anlayışının (genelde kitap-vahiy anlayışının) vahim boyutlarını aksettirmesi bakımından ilginçtir. Buradaki iddiaya göre; Kur’ân herkes tarafından anlaşılamaz, anlamadan okumak da sevaptır ve hatta hiç okumadan evde bulundurulması bile sevaptır. Bu sevaplar da rakamlarla ifade edilmektedir. Bütün bunlardan öte işin en vahim boyutu bu iddiaların Kur’anî bir temeli olmadığı halde Peygamberden (s) haberlerle delillendirilmeye çalışılmakta yani açıkça Kur’ân’a rağmen Peygambere (s) iftira edilmektedir. Kaldı ki ahlaki Kur’ân karşısında kendi hevasından konuşmayacağı açıktır. “(O) hevasından konuşmamaktadır. Ancak o bir vahyidir; (Kendisine) vahyediliyor. (53/3-4) “Rabbinin Kitabından sana vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur...” (18/27)

Bu durum; haberlerinin doğruluğu yanlışlığı araştırılmadan körü körüne otorite kabul edilerek, katı nakilcilik sonucu, bir kısım eserlerin ya da kişilerin beyanlarının Kur’ân’ın önüne çıkarılmasının tipik bir örneğidir. Kur’ân’la ilgili bir konuda Kur’ân’a değil de Kur’ân dışı rivayetlere müracaat edilmesi anlaşılır bir tutum değildir.

“Allah size kitabı açıklanmış (mufassal) olarak indirmiş iken ben ondan başka hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, o (Kur’ân)’ın gerçekten Rabbi’nin tarafından indirildiğini bilirler, onun için hiç kuşkulananlardan olma.” (6/114)

Rabbimizin bize kulluk etmemiz için hidayet rehberi olarak gönderdiği kitabı iddia edildiği gibi anlaşılmaz ve karmaşık değildir. Aksine ondan öğüt almak isteyen her akıl sahibi kimse için kolaylaştırılmış bir kitaptır. Bu durum Kamer suresinde üstüne basa basa dört kez ve Kur’ân’ın çeşitli yerlerinde birçok ayette bildirilmiştir.

Bunlardan bazıları:

“Andolsun biz Kur’an’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık öğüt alan yok mu?” (Kamer suresi: 17, 22, 32, 40)

“Elif, Lam, Râ. Bu bir kitaptır ki Hikmet sahibi her şeyden haberi olan tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır. Ta ki Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.” (11/1-2)

“Elif, Lam, Râ. Bunlar Kitabın ve apaçık Kur’ân’ın ayetleridir.” (15/1)

“Ha, Mim. Bu Rahman Rahim’den indirilmiştir. Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış, Arapça okunan, müjdeleyici ve uyarıcı bir kitaptır...” (41/1-4)

“Gerçekten onlara bilgiye göre açıkladığımız inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir kitap getirdik.” (7/52)

Allah’ın Kitabı’nın bizatihi açık ve anlaşılması için kolaylaştırıldığı ortadadır. O halde problem Kitap’ta değil insanlardadır. “Kendilerine verdiğimiz kitabı gereğince okuyanlar var ya; işte onlar O’na inanırlar. O’nu inkâr edenler ziyana uğrarlar.” (2/121) Kitabı gereği gibi okumak tecvitle, kıraatle ya da makamla okumak değildir. Ve anlamadan ömür boyu ısrarla böyle okumanın Allah katında pek değeri yoktur. Zaten Kur’ân bu çeşit okuma hakkında hiçbir haber vermemiştir. Aksi takdirde dilinde rahatsızlık olan ya da sesi güzel olmayan Müslümanların suçu nedir? Onlar niye harf başına on sevap eksik alacaklardır (Hele Kur’an’ı hiç okumadan evde saklamanın Allah katında hiçbir değeri olmadığı gibi, böylesi bir davranış biçimi aşağıdaki ayetin muhatabı olmaktadır: “Tevrat’ta yükümlü kılındıkları halde, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlerin örneği Kitaplar yüklü eşek gibidir.” (62/5)

Kur’ân öğüt alınarak Allah’a dosdoğru kulluk etmek için indirilmiştir. O bir totem, bir tapınma aracı ya da ölülere okunmak için indirilmiş değildir. “Biz ona şiir öğretmedik, ona yakışmaz da. O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Ki diri olanları (yaşayanları) uyarsın ve inkâr edenlere de söz hak olsun.” (Yasin 69-70) “Dirilerle ölüler de bir olmaz. Allah dilediğine işittirir, yoksa sen kabirlerde bulunanlara işittirecek değilsin. Sen sadece bir uyarıcısın.” (35/22-23)

İnsanlar Kur’ân okuyarak doğru dini öğrenmek yerine bu konuda birçok mazeretler öne sürmektedirler. Dikkat çekicidir ki bu mazeretlerin hemen hepsi sanki Kur’ân’la ilgilidir. İnsanların kendilerinden doğan problem sanki hiç yok gibidir. Bütün suç dinde ve onun kitabındadır. Bunlar, Kur’ân’ın anlaşılamayacağı mazeretiyle başlayıp muhkem-müteşabih, nasih-mensuh meselesine, Arapça olmasına kadar uzatılmaktadır. Kur’ân bu mazeretleri reddetmekte ve kolaylaştırıldığına işaret etmektedir.

İnsanlar en son noktada, “Kur’an’ı öğrenmek için şu kadar ilim öğrenmek gerekir. Bu yüzden biz acizler onu anlayamayız. Zaten alimlerimiz ve bizden öncekiler bu işi halletmişlerdir, bize onlara uymak yeterlidir” diyerek sorumluluktan kaçmaya çalışmaktadırlar. Resulullah döneminde Müslümanları bu kadar ilme vakıf değillerdi. Ve onlar bugünkü teknik imkânlardan (matbuattan bilgisayara kadar) hiçbirine sahip de değildi. Çoğunun okuma-yazması ve bugünkü seviyede genel kültürü olmadığı gibi günümüzün sıradan köydeki insanından daha ilkel şartlarda yaşıyorlardı. Köle olanlar bile vardı. Onların tek şansı Peygamber (s)’in aralarında olması da değildi. Zira Peygamberi hiç görmeden ölenler bile vardı. Kaldı ki günümüz insanlarının, “bize bizzat peygamberin Kur’an’ı talim ettirmesi gerekir” gibi bir mazeret öne sürmeleri anlamsız olur. O günün Müslümanlarının tek farkı Allah’ın Kitabı’na onun istediği gibi, Allah’ın uluhiyetini tanıyarak, doğru yolu öğrenmek için, aracısız önyargısız yaklaşmalarında ve samimi olmalarındaydı. Bu yüzden onların kitapla aralarında hiçbir problem yoktu. Onlar kendilerine gelen ayetleri okudukları, gördükleri ya da işittikleri zaman onu açıkça anlıyorlar ve ona samimiyetle teslim oluyorlardı. “Onların ardından yerlerine birtakım insanlar geldi ki Kitab’a varis oldular. Şu alçak dünyanın menfaatini alıyorlar; biz nasıl olsa bağışlanacağız diyorlar... onun içindekini okuyup öğrenmediler mi? Ahiret yurdu korunanlar için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz?” (7/169)

Günümüz insanlarının öne sürdükleri önemli bir mazerette Arapça bilmemek yani dil problemidir. Hatta Arapça bilinse bile yine de Kur’ân’ın anlaşılamayacağı iddia edilmektedir. Evet Arapça bilinse bile ona hidayet amacıyla kendi bütünlüğünde yaklaşılmazsa, bin bir çeşit ilgisi olmayan anlamlar araştırılırsa elbette aslından uzak hiç ilgisi olmayan sonuçlara varılacak ve anlaşılamayacaktır. Fakat hidayeti isteyen samimi Müslüman için dil problem değildir. Kendisi için hayatî öneme sahip bir mesaj taşıyan kitabı Müslüman Arapçayı öğrenerek ya da sıhhatli bulduğu çevirilerinden rahatça öğrenecektir. Günümüzde birkaç dil birden öğrenen insan için bunlar elbette problem değildir. Şöyle ya da böyle insana bir akıl nimeti verilmiş ve ortalama altmış senelik de ömür verilmişken insanın dünyada ve ahirette sorumlu tutulacağı altı yüz sayfalık bir kitapla muhatap olmaktan kaçınması -mazeret ne olursa olsun- anlaşılır bir tutum değildir. Elbette her şeyde olduğu gibi insanlar ilimde de derece derece farklılık mevcuttur. Kur’ân’dan kendi ölçüsünde nasibini alacaktır. Fakat konumu ne olursa olsun Kur’ân’a samimi olarak yaklaşan her akıl sahibi temel mesajı kavrayarak dünyası ve ahireti için ortalama yolu bulacaktır.

“Bizden öncekiler bu işi hallettiler” tavrı ise Kur’ân’ın ruhuna aykırıdır. Kendisinden sonraki bütün zamanlar ve mekanlar için temel mesaj olan Kur’ân her devirde her Müslüman için ömür boyu okunması, haşır-neşir olunması gereken bir el kitabıdır. O zamanlar ve mekanlar üstü her an canlı bir rehberdir. Bizden öncekiler kendi zamanları için Kur’ân’dan anladıklarını yazmışlar ya da söylemişlerdir. Fakat onların kendi zamanlarından sonrası için, yani gayb hakkında hüküm vermeleri beklenemez. Öyle olsaydı bu işi peygamber (s) yerine getirir ve Kur’ân’a gerek kalmazdı. Bilindiği gibi Resûle isnat edilen rivayetler (hadis) bile sonrakiler tarafından yine de kritiğe tabi tutulmuştur (Zayıf, Hasen, sahih vs.). Biz de bizden öncekilerin rivayetlerini Kur’ân doğrultusunda kritiğe tabi tutmalı doğruları alıp yanlışları terk etmeliyiz. Aksi halde hepsini kabul şeklindeki mantık onların yanlışlarının üstüne yanlışları bina ede ede dini içinden çıkılmaz bir orman durumuna sokacaktır. Kaldı ki kul olan herkesin yanılma payı vardır. Biz onların kişiliklerini değil bize ulaşan bizi ilgilendiren eserlerini ve sözlerini kritiğe tabi tutmalıyız. Kişi olarak onlar Allah katında yargılanacaklardır. Aksi takdirde birilerini Kur’ân’dan üstte dokunulmaz bir yerlere çıkarmak veya yermek bize fayda getirmez. Allah ve Resûlü yalnızca Allah’a teslim olunmasını ve Kur’ân’a tabi olunmasını istemektedir bizden. Bunun dışındaki diğer bütün eserlerden ve kişilerden yalnızca faydalanılır. Bu da yine öncelikle salih bir Kur’ân mantığı ve bilgisi gerektirir.

Günümüz insanlarının Kur’ân hakkındaki yanlış ve hurafe dolu bilgileri ancak onların doğrudan Allah’ın kitabı ile muhatap edilmeleriyle önlenebilir. Bunun yerine onları apaçık, anlaşılır ve kolaylaştırılmış Kur’ân’dan uzaklaştırarak öncelikle ciltler dolusu birçok eserle muhatap etmek işi daha da zorlaştıracak ve bu tavrı sürdürenlere de büyük vebal yükleyecektir.

Sonuç olarak problem Kur’ân’ın kendisinde değil, problem insanlarda ve onların içinde bulunduğu konumdadır. Konuya bu açıdan yaklaşmaları ve düşünmeleri onları çözüme yaklaştıracaktır.

“O gün zalim ellerini ısırıp: Ne olaydı keşke ben Peygamberle beraber bir yol edineydim! Yazık bana, keşke falanı dost tutmasaydım! (O) beni, bana gelen zikirden saptırdı. Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımsız bırakır der. Peygamber de: Ya Rabbi, Kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş bıraktılar der.” (Furkan 27, 28, 29, 30)